Friday, January 28, 2011

evde misiniz

bazen gün içinde durup önceki günlerde aklıma gelenleri aklıma getiriyorum, çünkü o an bazen çok yoğun oluyorum aklımdakilere ayıp etmemek için o an gerekli önemi veremiyormuşum gibi, mesela geçen gün otobüsdeydim, onlar pek bana bakmıyor ama ben insanlara bakıyordum ki aklından neler geçiriyorlar diye geçiriyordum ki, çok da enterasan bir şey olmadı işte o noktada. yol boyunca gittim işte, hiç tanımadığım insanlarla yolculuk yapıyorum her gün, halbuki insanlar birbirini en iyi yolculuklarda tanırmış, yahu hiçbirinizi tanımıyorum, ne işiniz var hepinizin bu otobüsde diyip hepsini teker teker dışarı atmam mı gerek yoksa apparatu'nun skate fails'lerden birer koli alıp tek tek ev ziyaretine mi giderim o kısım da tarihin kapalı defterlerinde sır olarak kalsın. tabi anlamayan da olabilir hediyemi, işte o kısım karşı tarafın yaratıcılığına kalmış, bunları duvara asıp ister kıyafet mi asar ya da bir tablo ya da sadece kendisini, bunu yeryüzü bilimcileri bile bilemez. tam olarak seneyi hatırlamıyorum ama evde yaratıcı fikirler öne atabildiğim senelerdi, bizim eve de bir hediye gelmişti, gümüşten bir şey, yılbaşı zamanında gelen bir hediye olduğu için de alan kişi de ismi olan bir dükkandan almış, neyse bir şekilde bu acayip gümüş hediyesi bizim evin yolunu bulmuştu ve bizim de ona sahip çıkmamız gerekiyordu, uzun süre ne yapacağımızı bilemedik, hediyeyi alan eve gelir de hediyesinin kullanıldığını göremez korkusuyla, bak işte süper hediye kullanıyoruz diye salona koymuştuk ama bir o kadar ortalıkta göründüğü gibi aynı anda da görünmüyordu çünkü diğer kişilerde bu ne işe yarıyor diye sorarlarsa verebileceğimiz bir cevap yoktu, çözümü nasıl mı bulduk, ürünün satıldığı dükkana gittik, aynısını nereye koyduklarını ve etikete ne olarak damgaladıklarını bulduk, sonrasında da hiç kullanmadığımız bu hediyeyi başka bir yılbaşında biz başkasına verdik.

Thursday, January 20, 2011

kenarda kalmasın

sabahleyin dolmuşa binip hareket etmesini bekledim, tabiki de arka koltuğa yerleştim çünkü öne oturunca habire şunu uzatabilir misinizler falan daraltıyor insanı, derken bir ön sırada oturan çocuğun yanına orta havalı kız oturdu, çocuk havalı değildi pek, yani kız gibi saçlarını savurmadığı için öyle diyorum ama arkadaşlarının yanında o da havalıdır kesin, meğersem bu ikisi tanışıyormuş, aaa günaydın, naber iyiyim sen nasılsın diyerek çocuk kıza soru sormuş bulundu, kız da sabah işte, saçma diye bir yanıt verdi, sonra çocuk birşey demedi ben içimden bir, efendim, anlamadım geçirdim çünkü, kızım asıl saçmalık sabah olması mı, yoksa bizimle dolmuşda olman mı, kavrayamadım orda, sanki sen de rihanna gibi altıma parlak taytımı kot şortumun üzerine çekerim ve on numarada olurum havasında r13'ünle mekana teşrif ettin, biz de buyur ön koltuğa otur demedik.

Tuesday, January 18, 2011

arada sırada

bazen çok akıl hiç akıldan iyidir, hele ki bu kendi aklınızsa, orjinal dvd alayım film izleyeyim dedim, benim neyim eksik evinde 24 ayar çatal bıçak takımından daha pahalı koleksiyonları olanlardan dedim, ve indirime girmiş dünya klasiklerinden bir film alıyım dedim, dünya benim olsun klasikler senin olsun ver ordan bize bir korku filmi diyemedim, sonra kasada boyumun ölçüsünü almayayım diye, neyse taktık mı dvd'yi okuyucuya, başladı mı film, ohh ne güzel film geçiyor, ben kendimden geçiyorum orjinal dvd izliyorum diye, alakasız bir yerde film bitti, noldu şimdi ya dedim, ne mutlu son var ne mutsuz, bir son yok ortada, yahu bu filmi ben ortaokulda beginner ingilizce kitabından okumamış mıydım, bu kadar mı film, ekrana bakıyorum, ortaokul arkadaşlarımdan birisini mi arasam, hikayenin sonu için belki hatırlıyordur, ya da raflara baksam kitap için, ama onu da o zamanlar ingilizce okuma kitabı zor bulunuyor ayağına iyi paraya satmıştım, derken film gene başladı otomatik başlatı açık olduğu için okuyucunun, dedim bir de bu eksik, en baştan mı seyretcem bu kahır dolu hayatı, hooooop ikinci kısım başladı, ikinci kısım izlendi, sonra üçüncü kısım, sonra dördüncü kısım, dördüncü kısmın sonunda kız mutlu sona ulaştı da bu nedir ya, kırk yılın başı aldığım orjinal dvd, diziden çakma film çıktı. gene ucuz kurtardım filmi 3 boyutlu alsaydım dvd'yi gucci 3d gözlükte almak zorunda kalıcaktım, ya da kiralancak bir yer varsa, saat üzerinden kiralanıyorsa gözlük iflas ettirir insanı dizi gibi film ya da bilmiyorum sahilde takarım gözüme herkesin gözlüğünün yanında polarized yazarken benimkinde 3d yazar.

rahat mısın bilelim

ilk değilse de, ilk denilebilecek zamanlarında cep telefonunun herkesin telefonu neredeyse aynıydı, çünkü kaç model vardı ki piyasada, ve o modeller hep antenliydi, antensiz telefon mu olur, olsa da çok iyi çekmez zaten, ya da heryerden çekmez çünkü herşey anteni kadar çeker sohbetleri başlayana kadar, sonra zaten kimsenin takip edemediği bir durumlar oluştu ortamlarda bu antensizlerden sonra, telefon müzik bile çaldı, radyosu oldu, o oldu bu oldu, telefonlara bir hal oldu, ee sonra ne oldu, nerelere koyacağımızı bilemedik bu antensizleri, çok sağol Alaïa, ben de ipad yok koyacak ama eskisini götür yenisini al kampanyası için evde beklettiğim birkaç antenli telefon var, onları da koysam olur, malum antensiz telefonların olmadığı yerde antenliye abdurrahman çelebi derler. bir de oğlum anten misin diye bir cümle var onun konuyla alakası hiç yok.

bizi bekleme

uzaya gittik gelmicez, milyon ışık hızı uzaktayız, çünkü 1 milyon, 2 milyon hooop 10 milyon ışık hızı yuttuk christopher kane'le.

Saturday, January 15, 2011

müsaade edin

otobüs durağında bazen otobüs beklerken durak boşalıyor, herkesin otobüsü geliyor, benimki gelmiyor, eee haliyle ben de bekliyorum dakikalarca gelmeyen otobüsü sabırla, ve ben voltalar atarken bu otobüs durağı dünyamda, ve otobüs gelmezken, etrafıma bakınıyorum, küçükken öğretildiği gibi karşıdan karşıya geçerken önce sağa sonra sola sonra tekrardan sağa bakıyorum, kimseler yok, yahu otobüs gel artık. tek başıma bu dünya bana büyük demeden, yürürken anca fısıldıya fısıldaya söylediğim şarkıları, yüksek sesle söylüorum, kimseler anlamasın diye de atkımla ağzımı iyice örtüyorum, napıyım başka zaman geçmiyor, bir volta bir şarkı bir volta bir şarkı, söylediğim şarkıların hesabını ben tutamazken otobüs geliyor, otobüse biniyorum, sanki herkes az önce söylediğim bütün şarkılarımı duymuş gibi bana bakıyor, halbuki kulağımda ricky powell imzalı wesc'lerim olsa herkesin radyodan haberleri dinlediğim için bana baktığının farkında olacağım.

sendeki parıltı bende olsa

ben kış uykusundan kalkmışken acaba heryerde indirim çoktan bitmiş olur mu, ona göre ağlayacağım da, ağlarken de kimseler görmesin diye dizlerime kapanacağım, gözyaşlarım diz kapaklarımdan aşağı süzülecek, bari bu kadar eğilmişken aşağı marc jacobs oxfords'larımı da bir parlatırım, malum önümüz yaz, güneşte daha da bir parlamaları lazım, daha çok parlamaları lazım sonra daha da çok parlamaları lazım, yahu hiç bunları söylememe de gerek yok, sen zaten 10 numara parlıyorsun.

Wednesday, January 12, 2011

çaresi bulunur

çok fazla kahve içmiyorum, aslında canım daha fazla içmek istiyor, fakat hakkında söylenen o cümle yok mu, beni kahırlara itiyor, selülit yapar, 1 saatte kaç tane yapar, çindeki işçi gücü mü yaman, o mu yaman, denklemler kuruyorum, kurguluyorum, yok gene de 100 bayandan 99'unda yapmaz ben de yapar, üzülürüm sonra, ama mesela misafirliğe gelen her bayan arkadaşıma da inatla kahve servisi yapıyorum ki, onlarda olsun bende olmasın diye, ve bu yatırımlarımın da meyvelerini 5-6 sene içinde toplamayı hedefliyorum, önümüzdeki senelerin bilançosu da işte böyle. bir kere birşeyi taktığımda takmış oluyorum, ne yapabilirim, ve ofiste ellerinde kahve bardaklarıyla şekilli şüküllü dolanan kızlar, onlar da takmış olduklarım listemde, fakat koreli seo sunghyeop'un liderliğinde yarın onların zırt pırt yanlış çıktı aldıkları sayfaları bardak şeklinde kesip bir güzelde birbirine tutturup, kendime bir memory pad yapıyım de görün bakalım, ayrıca geri dönüşümcü ruhumla da ofiste epey puan toplayacağa benziyorum.

asıl olan asıl

orlando bloom ve charlize theron, yüksek bilim araştırmalarım sonucu öğrendik ki japon uniqlo'nun heattech parlak montlarıyla ısınıyorlarmış, eğer onlar seçtiyse bunu, benim gidip fabrikanın kapısının önünde yatmam gerekiyor, çünkü kolları o kadar ısınmış ki, montun fermuarını çekip önünü kapatma gereği duymamışlar, çünkü mont parlak olunca önünü iliklemeden bile çok iyi ısıtıyormuş. bu hafta hava durumu doğrusu güzel gözüküyor da, haftaya değil de sonraki hafta bana bozar gibi geliyor, ayrıca charlize asıl montu bahane edip gerçekte saçları sormak isterim, iki kar yağsın bizim saçların sağı solu şaşıyor, senin üzerine kutuplar yağmış saçlar hala kuaförden 10 sn önce çıkmış gibi, ben de bunu anlamadım, mont işi kolay yazdım kenara, parlak mont, yelek alınacak birşekilde de saç mevzusunu çözmek lazım.

ev ödevi

herkes sıra arkadaşını çizsin bakalım, nolacak yahu, bir tshirt onu da bulması çok kolay artık, yıkandı mı bozulmayan tekstil kalemi ve yoko devereaux'da gördüğümüz gibi, bıyıklı, sakallı, yada kıvırcık saçlı, yada fönlü, çok fazla makyajı abartmadan arkadaşlarımızı çizebiliriz, sonrada bir buluşma ayarlayıp tshirtü de giyip gidersek süper olur ya, sevdiğin çocuğu da çizebilirsin, ama çocuk seni sevmiyorsa sonra kalbin ve tshirt sen de kalır, orda işler karışabilir, sonra da sen demiştin olmasın.

kontrol edelim

yol tıkalıysa tıkalıdır, araba gitmiyorsa gitmiyordur, istersen çantandan çıkart bir kitap oku, istersen sabah sabah aç arkadaşına bir telefon napıyorsun, ne ediyorsun muhabbeti çevir, ama sabah sabah senin kaçırdığın indirimde aldıklarını sıralayıp da sinirlerini bozmasın da, istersen etrafa bakın, hayaller kur, çünkü ünlü bir atasözünün de dediği gibi yol tıkalıysa tıkalıdır, damlaya damlaya göl olur, er geç gidersin yani, bunu herkes bilir, ben mi bu yaştan sana anlatıcam arkama oturup habire öffleyen pöffleyen kız, 3 dakika geçmiyor ki, bir pöfleme, 5 dakika geçmiyor ki, bir öfleme, ne yapabilirim ki zaten senin için, birşey yapabilsem zaten asfaltı ikiye ayırıp, hemen kırmızı halılar döşeyip blumen'e yol çekerim direk. sayıyım bakıyım, evde kaç oda var, salona 2, yatak odasına 1, mutfağa 1, banyoya 1, antreye koridorla beraber 2, diğer boş odaya 1 desek, toplamda ettimi 8, 2 tane de yedek alıyım, demek ki 10 nese ben bunu 15'e tamamlıyım 20 mi yapsam acaba enerji tasarruflular zaten, şimdi iyice matematiğim de karıştı.

Tuesday, January 11, 2011

defansı sen al

çok da birşey demek de istemiyorum, ne diyim zaten, sağına bakıyorum soluna bakıyorum, eleventhegame adamları dizmiş, o zaman başlasın bari maç. bize de burda düşen masanın başına geçmek ve bileği kuvvetli olanın kazanmasını dilemek.

bilen bilir

ayrıca bu yaz wayfarer'ları da çekmecelere kaldırıyoruz, çekmecede yer yok diye de bir bahaneniz olamaz, zaten rayban kendi kendini katlıyor yahu, tamam hadi bir yaz daha erkekler taksın, ama bayanlar kesinlikle hayır, ayrıca bi sonraki yaza kimse de görmemiş olalım. ayrıca tek renk sahip olanlar, napıyım bu sene renkli desenliler çıkıyor diye üzüliyim mi sizin için, çıkar çıkmaz gidip ilk bende olacak diye almasaydınız alla alla.

çekilin, geçecek var

daha bunun şubatı, martı, ve en belalısı nisan'ı var, sonra sonbahar ve kış gene var, senz'siz ev portakalsız ördeğe, zeytinsiz martiniye benzermiş, görenler öyle söylüyor.

bir bildiğin varmış

dünyanın 4'de 3'ü suyla kaplıysa kadınların da aklının 3'de 4'ü ayakkabıyla kaplı, yaz ayakkabısı, kış ayakkabısı, misafirlik ayakkabısı, koşma ayakkabısı, yürüme ayakkabısı, iş ayakkabısı, ee tabi bi de bunun şartsız koşulsuz olmazı çanta var, bu çanta seçimini ayakkabı ile uydururken rezil olmak da var, ve 3.1 phillip lim'le reis olmakta. senin için bazı alışkanlıklarımdan vazgeçmem gerekcek yalnız, yanımda 5-6tane kalem, 2-3tane not defteri, biraz birşeyler birşeyler, makyajı da artık evde yapmam gerekecek, bunun içine herhalde fondötendi, rujdu, rimeldi sığmaz, yahu sığmayı versin, elimden tutsun yeter, ayrıca bileğine dolarsın ve elinden çalmaya çalışırlarsa adamın kafasına kafasına çak çantayı, herhalde o sivriye yakın zımbaların tasarımdaki fonksiyonu budur, çanta hayat kurtarır boşuna dememişler, hem de böyle minik, sevimli bir o kadarda asi ve asilse.

Monday, January 10, 2011

ışıkları geçince

dolmuşa biner binmez hemen arka köşeye oturuyorum ayaklarımı rahat uzatabilmek için, tabiki de sürgü kapı açılıp kapanınca şöyle bir silkelenip kendime geliyorum, kapıdan gelen geçeni kontrol ediyorum hem de, mesela çoğu insan sarı dolmuşlara binerken çok havalı bir şekilde el sallıyor, dolmuş yanaşıyor, sürgü kapı gürültü ötesi sesiyle açılıyor hatta bazen tam açılmayıp tutuklup yapıyor ya, içten içe seviyorum o dakikaları, ay nese işte böyle bugün gene, dolmuşa bindim eve geliyorum, kızın biri el yaptı iki kişi bindiler biri yanıma diğeri de yanımın yanında, zaten yol boyunca bir diğer yanınızdaki değişir, sonra diğer yanınızın diğer yanı, ya da yan tarafın ön yanı, derken akıldan geçen binbir hikaye ile yolculuk tamamlanır, müsait yerde inebilir miyim dersiniz ya, aman dikkat işte orda kafa sürgü kapıya çarpadabilir, çarpmayadabilir, çünkü binerken kafayı oraya vurduysanız inerken de herhalde 2. çinkoyu da siz tamamlamazsınız, yooo 3. çinkoyla büyük ödüle doğru ilerliyorum diyorsanız ben size paul smith'in bisiklet içinde olsa kasklarından tavsiye ederim, napıyım başka. yazın da arabanın arkasına attık mı bisikletleri, başımızda kasklarımız, bizi artık anca hazerfen ahmet çelebi tutar ya da madem arabayla gidicektik, bisikletleri neden yanımıza aldık durumu da oluşabilir.

hızım kesilmesin

çok çalışmaktan kafam şu anda çalışmıyor, ya da haftasonu gördüğüm o kırmızı süet ayakkabıların sadece 36'sı kaldığından, kilitlenmiş durumdayım ve o yüzden algı reseptörlerimin işleyişi bugün farklı. yahu dünden beri dünya sanki ters yöne işliyor gibi, koca bir sezon o ayakkabılar indirime girsin diye bekledim, neredeyse 2 haftada 1 ordalar mı diye kontrol ettim ve ne oldu, ben sadece 1 hafta gitmedim mağazaya ve indirimde ayakkabıdan sadece bir çift o da en küçük numara, keşke bütün bayanların ayak numarası 40 olsaydı da 38'ler bana kalsaydı, umarım o aldığınız bütün 38 numaralı ayakkabılar ayağınızda paralanır, paramparça olur, benimkilerin bağcığı bile bozulsa 40 gün yas tutarım, çünkü malım çok kıymetli. bir keresinde yeni ve çok özenerek aldığım ayakkabıyı okuldan dönerken kaldırıma çarpmıştım ve kaldırım ayakkabının ucunu jilet gibi kesmişti, kaldırıma mı ağlıyım yoksa eve gidip bizimkilere mi ağlıyım bana yenisini almaları için bilememiştim. şimdi önü bozuldu diye ağlayabileceğim bir tod'un ferrari serisi makosenim olsaydı 200km'yi 1saatte kaldırımlara çarpmadan katederdim. en olmadı sade bir makosen de alabilir ve kafama göre renklendirebilirim, saatte 200 olmasa da en azından bir 120km katederim bunlarla, ayrıca sanırsam bu yaz herkes de en az 2 çift makosen olacak gibi, nerden mi biliyorum, mağazalar vitrinlerine koymuş, ve şimdiden 38 numaralar bile yok satıyorsa, ve alanlar da uyurken pijamalarının altına giymeyeceklerse, bir yerde muhakkak giyecekler, ve herkes makosen giyerken, eee ben de yaz günü postal giyecek değilim herhalde.

Saturday, January 8, 2011

haydi bakalım

bugün hiçbirşey yapmasam da, bir kahve birileriyle bir sohbet, biraz yürüyüş, biraz düşünme, biraz kendim için yorulma günü, yarın da tabiki aynı çünkü pazartesi, benim günüm değil, bugün ise bir o kadar benim. sevdiklerim için de birşeyler bakabilceğim bir gün. mesela fabbian'ın belugaları gibi, ne kadar masa için olsalar da bu serisi evin çeşitli köşelerine de konulabilir renkli renkli.

Friday, January 7, 2011

son nefesler

bütün alışveriş merkezlerinin çoğunun dışı ışıklandırılmış durumda, ay sonunda zaten elektrikli kaloriferi ısınmak için çalıştırdığımdan yeteri kadar fatura gelecek, bir de bu yanardönerlerin faturasını ödemeeeem yani, zaten herşey de kapış kapış, ben karar verene kadar herşey tükeniyor, bari sen bitmeseydin insa heels ya, sözcüklerimle ben yarım, her yanım yarım, bu bahar bütün kızlar start aldığında yeni pabuç gösterme maratonuna ben en arkadan geliyor olabilcek miyim bundan bile şüpheliyim.

Thursday, January 6, 2011

dursun zaman

çok birşey söylemicem, bu tekli koltuk kılıflı balmain ceket bir araba fiyatında, 13.470,00 EUR sezon fiyatı biçilmiş, yani benim üçün beşin hesabını yapan bir karakterim yok sonuçta, etiketleme işlemi yaparken bir karışık olmadığından emin olmak için lordlar kamarasına mail attım, onlar da sağolsunlar aciliyetle geri döndüler, bu ceketi alanlara tarafımızda direk lordlar kamarası sertifikası da veriliyor dediler, ama dedim bileydim baştan, baştan bileydim, ayrıca benim sertifikamı elinizle yazarsanız sevinirim, öle print out olmasın, bozuluyooorum öyle şeylere biliyorsunuz.

ne fark eder

bir bot yerine üç bot daha ne isteyeyim yahu senden loeffler randall, yalnız fiyatı üç tane yerine bir bot fiyatı yapsaydın daha iyi olurdu, içerdeki eskirse üstekini giyersiniz, en üstteki eskirse içerdekini, ikisi de eskimekten yorulursa yıpranmamış ortanca sizinle olur, içler dışlar çarpımı, bu hikaye bana fazlasıyla kalp çarpıntısı.

birazdan

kesinlikle insanın kendini yalnız hissetmeyeceği birşeysin sen l'agence, çünkü gözümü kapatıyorum ve sen şimdi omuzlarımdasın, hooop canım mı sıkıldı kafamı koyarım, hooooop canım mı sıkkındı koyarım kafamı, böyle söyleyince zengin göründü cümlem, sen ve ben muhteşem iki arkadaş olabiliriz, çünkü dolaptan çaldığım şekerleri saklayabileceğim ceplerinde, ortamlarda görünmeden süzülürüm böylece, ya da bir cebime minibüs paramı koyarım diğer cebime de rujumu, ya da iki cebime de birşey koymam, dert mi kalır tasa mı kalır senle, hooooooop koy kafayı gene omuza, sen ve ben ömrümüzün son demlerinde, eee milyon kez dedim çünkü yaz gelcek, bahar gelcek o zaman olmaz bu tüylerle, ama bu tarz birşey eli şiş, yumak tutan bir arkadaş sayesinde her mevsimlik olabilir.

sıcak serinlik

başım çatlıyor soğuktan ama kendimi üşümüyorum, hayır üşümüyorum, kesinlikle üşümüyorum, üşümek de ne ya, öyle birşey tanımıyorum diye diye ne hallere sokuyorum, hafif bir sıcaklık evet işte bahar geliyor, biliyorum diyorum ve bakıyorum meğersem kaloriferin sıcaklığını arttırmışlar ordan geliyormuş, herkes kendine zaman zaman oyunlar oynar, ve sen chronicles of never hafif bir esinti yaratarak şu günde oyunun en zalimini oynuyorsun. şimdi bu soğuklardan dolayı dışarı çıkası gelmiyor insanın, ama sen benim olsan fractured vastus high twisted'ın unisex olduğu için diyorum bunu da, sokaklara atar kendimi, bir oraya koşarım, bir buraya koşarım, ter yapmasın diye atletin içine konulan havlunun yedeğini çantama atarım ki, bir manidarlık istemem sen ve benim aramda. biraz yorulunca da elime dondurma, pamuk şekeri alıp çimenlere uzanırım yani. evde bol bir tane tshirt olacaktı, önünü seninki gibi kessem olur mu acaba, yoksa tshirt e sonsuza kadar elveda mı demiş olurum kestiremiyorum pek.

nerelerdeydin

omuzuma koyup sokaklarda turlıcak değilim tabi ama, belki de pikniğe falan giderim senle belli de olmaz havalar bir güzelleşsin, toplarız arkadaşları mangal yaparız, salata yeriz, birileri meyve getirir, bende seni götürürüm. ister iphone'u, her 4evin 3ünde artık bir tane de olsa var artık, yada televizyonu, yada gitar çalan birisini bulabilirseniz gitarı yada usb'den bir müzikçaları yada hiç birşey bulamadınız açarsın radyoyu dinlersin müziğini yani. senle evime huzur geldi, komşuları bilemem. ikili olanda iki tane hoparlör, üçlüsünde ise iki hoparlör bir subwoofer bulunuyor. tdk boombox'larıyla "2011 stayed in tune" diyor, ben daha bir laf bulamadım 2011 sana.

Wednesday, January 5, 2011

şansa

bazı insanlar vardır sıkıntılıdır, çabuk daralırlar ama çabuk bozulmazlar, onların sıkıntıları dar yaka kazaklar, sıkı ayakkabılar. dikkat edin bu tipler yaz kış neredeyse terlik bile giymezler, giyemezler, yok o kaşındırır yok bu fenalık geçittirir, bazen tamam dersin, bazen abartıyor gibinize gelir. en zor işlerden biri de bu kişilere hediye almak, dolaylı yoldan zor hediye alınan etiketli kara kaplı defterin ilk sırasında bulunurlar, hem iyi haberim var hem de kötü, önce iyisini söylicem, juicy couture bu konuda eldivende daralanlar için daralmayın eldiveni yapmış, kötü haberim ise genelde erkeklerde gerçekleşen daraltan eldivenler konusuna parmak değinmemiş, toparlıcak olursam erkekler için yapmamış sadece bayan mevcut, bende şans olsaydı kadın doğardım atasözününü gift card olarak yolluyorlarmış :D

elimde olsa

başa gelebilecek en kötü olaylardan birine bugün tanık oldum, yani benim başıma gelseydi ve dışardan bir kız bunu gözlemleseydi, kahrolurdum, tabiki de olay benim başıma geldiğinde çok fazla algılayamaz olucam durumu ama ne biliyim ya, kötü bir durum kötü bir durumdur, sen algıla yada algılama. bugün iş çıkışı alışveriş merkezine uğradım, ben geziyorum, insanlar geziyor, ben bakıyorum seçiyorum, insanlar seçiyor, ben beğeniyorum, insanlar alıyor, yahu bir durun aybaşı aldınız maaşı gidip yatırdınız hemen bilip bilmeden, durun bir yahu, şaka şaka alın tabi, herşey indirimde yılbaşı sonrasında, sezon değişecek gibi, bir de bu sezon değişimlerinde nedense bazı dükkanlar kendilerini şaşırıyor ve içerde müşteri yokmuş gibi, indirimle beraber gelen karmaşayı harmanlayıp yeni ürünleri öylecene açıyorlar, raflar bir acayip, bir saçmalık, vurdumduymazlık mıdır nedir bilemedim tam, ama çirkinlik. nese heryer sezonun ikinci indirimine girmiş, güzeeeeeeeeeel dedim içimden. devam ettim gezinmeye, girdim bir deri mağazasına, onlar bunlar şunlar, satıyorlar birşeyler, ben de bakıyorum, aslında ben daha çok etrafta alışveriş yapanlar ne alıyor diye bakıyorum, çünkü sezon sonu alışverişleri bilinir ki herkes tarafından seneye yapılan yatırımdır, milletle pişti olmıyım bir de gelecek sene, hem sezonu geçmiş ürün, hem de herkes de var, kabusum oluuuuur. olaya geliyim, gezindiğim dükkanda kızın biri çizme bakıyor, yanında çocuk, kız bir aynaya bakıyor bir çizmeye, ve çocuğa soruyor, beğendin mi çocuk sen beğendiysen beğendim diyor, kız aynaya bakıyor, kız gene soruyor beğendin mi, çocuk yılmadan sen beğendiysen ben de beğendim diyor, abartmıyorum kız bunu 4-5kere soruyor çocuk da evliya sabrıyla aynı cümleyi fiili başta ve sonda olmak üzere varyasyonlarla cevaplıyor,çocuk orda bana kendini retweet ediyormuş gibime geldi ama sesimi çıkartmadım, bakacak birşey kalmadı dükkanda artık çıkıcam, göz göze gelir de belki birşeyler anlatabilir miyim diye kendimce çabaladım ama kız ayakkabılara kilitliydi, bence komikti o çizmeler ama sana birşey söyleyemedim, sanki camilla skovgaard aldın da sen beğendiysen biz de beğendik, önemli olan senin beğenmen mi dedik, nese yanındaki düşüncesini dürüstlükle söyleyemeyecek çocuğa sinirim geçmedi hala, tek başına git ki alışverişe bundan sonra beğendiysen ben de beğendiğim gibi amorti bilet cümlelerine kalma.

yavaştan

öğle yemeğini yedikten sonra tam değilde, sonra zaman ilerlemeye başlıyor ya, bir yavaş ilerliyor, bir hızlı ilerliyor, bir hiç ilerlemiyor gibi, sonra yine yavaş ilerliyor, ilerliyor mu ilerlemiyor mu zaman belli değil nese işte biraz zaman sonra yemekten bir uykum geliyor, zaman mekan kavramlarını karıştırıyorum, da vinci gelse ortak taksi plakası alalım kiraya veririz dese, yok ben taksitle ev kredisine girdim kalsın, gelecek yaz belki diyecek gibi oluyorum. yani biraz aklım şeşemiyor beşi. işte o zamanlarda başımı koyacak bir omuza değil de, bir roberta di camerino'nun bagonghi'sine ihtiyaç duyuyorum. masrafdan kaçınmamış kadifenin sıcaklığına bürünmüşsün ya, sanki çok tanıdık bir tablo yada bir film gibisin, ama ismin aklıma gelmiyor şu an.

tut tut, bırakma

yahu eve giderken biraz keçe alıp, renkli yada artık ne biliyim renksiz, renksiz burda siyah&beyaz oluyor, şeffaf olmuyor çünkü burda amacımız zaten askıların uçlarını bir hallere, şekillere sokmak. çift taraflı aynı figürü kesin biri diğerinin aynadan bakışı gibi olucak sonrada askı başlıklarına geçirin, bence keçe, çünkü yıkanadabilir, çok kolay da yamulmaz ama kesmesi de kolay, erkekler karga yapsın kızlar yıldız, çocuklara da fare kaldı, çocuklar yıldız, kızlar karga yaparsa, erkeklere de fare kalır, böle değişik kombinasyonlar yapabilirsiniz.

bir anda

speedo'ları çekmişsiniz üstünüze havuza mı gidiyorsunuz yoksa discoya mı, bilseydim ona göre giyinir gelirdim, yada discodan sonra havuza gidiceksiniz de bize mi söylemiyorsunuz, pek anlamadım. bazı böyle gizli gizli plan yapan arkadaşlar gibi hissettim seni speedo, yoksa elinde bedava konser girişi olan ve benim için saklayan arkadaş mısın, işte bundandır kafa karışıklığım, zarfa koy havuz davetiyesini kimseye söylemem.yalnız elbise olanı giyersem 100metre serbesti 1dakikada tamamlayamayabilirim, birkaç saniyeye daha ihtiyacım olabilir, söyliyim de şimdiden.

yanyana

falımda yol çıktı lanvin, neresi olduğunu da söyleseydin daha iyi olurdu, sahil kenarı olursa güzel olur hafif sıcak, çok sıcak olmasın o zaman da başıma güneş geçiyor, cildim bozarıyor, kızarıyor, sererdik havlumuzu kumsalda, başımızda şapkalarımız, yanına gözlük almayı unutma da, oynarken hile yaptın, kart çaldın deme.

Tuesday, January 4, 2011

desenli olsun

bütün kızların çorapları diz yaptı, topukları eskidi, ben hala öldürücü soğukları aşıp american apparel'dan kendimce şıklıkta birşey seçemedim. canım benim shipping ülkelerine bizi de koymuşsun, 10 numarasın valla ne diyim ben sana.

bekliyoruz

hani gözlükler küçülüyordu, tom ford, milleti mi kandırıyorsun yahu, küçülcek diyip onların serisini bozup, sen daha da büyütüyorsun.

oluyor bazen

versace ne yaptın sen, biz kızlarla sözleşmiştik bu sene gladyatörün yakınından, uzağından geçmicektik.

sen de benim ol

herkesin bir şekilde müzik çaları var, olmadı telefonundan çalıyor zaten de, peki ne ile dinliyor ben bilemem. esmooth üşenmemiş ahşap kulaklıklar yapmış, yazın sıcak, kışın serin tutuyordur herhalde. buralarda pek bulamam seni ama yeminim olsun bulduğum yerde beraber bir limonata içelim. kötü bir niyetim yok, en güzel benim kulağımda durursun biliyorum.

hazırlık

yaza, bahara yine birsürü düğün var, ben sölemesem de arkadaşlarınız bir şekilde çıtlatıyordur yani, damatsanız zaten gelin büyük bir ihtimalle şimdiye kadar çoooktan çıtlatmıştır.edward green sizin için düğün ayakkabısı yapıyor biraz yol uzak olsa da, buralarda biryerde de sade bir model yada ayağınızın rahatlığına göre yandan tokalı birşey yaptırabilirsiniz başka bir işin ehline. bence her ihtimale karşı klasik model iyidir, absürd ve futurisme çok gerek yok, halay çekerken ayağı falan vurur bir de. ayrıca düğün işini de nişan gibi evde çözücekseniz gerek yok diyorsanız ben ne diyim, gelinin annesi zaten epey birşey der.

sen bilirsin

afedersin de unused naptın sen, japonya'da bunlar tamam olabilir de, bizim buraları bozar, ben senden inan daha çok seviyorum bu leopar, zebra, panter, kedi desenlerini de, full takım olunca fazla olmuşsun, ayrıca bir gün gelicek, otobüs durağında ben de görcem böle insanlar, akbilini çıkarcak cebinden, arkada boş yer var beyler diye seslenecek.

bana uyar

geçen gün alakasız başka birşey için bunu konuşmuştuk arkadaşlarla ama şimdi prada'da görünce şaşırdım ve mutlu oldum, hediye için daha unique birşey olamaz ya, kol düğmesi basamağını aştığımızı gösterir bu. tabi habire değiştirirken bozmayalım da gözlüğü, sonra tamamıyla değiştirmek zorunda kalırız. anlatmama gerek yok bence, işte kenarında kafana göre değiştiriyorsun, harfleri, yada şekilleri.ben beyazını beğendim, siyah biraz benim hatlarımı sert gösteriyor. ayrıca bunu takarsam şimdi göz kapaklarımdan içeri giren rahatsız yağmur damlacıklarından kurtulurum.

ne diyim


olmamış mı diyim, olmuş şeye. gayette başarılı olmuş. annemin zamanında kot sahibi olmak çok önemli bir statü olduğu için, biz de kot almaya başlayınca ve akabinde bu kotlar eskimeye başlayınca bize onları attırmadı. kaldırımda oturmaktan yada aynı kotu yatarken bile giymekten mi bilemiyorum sağı solu gitti. yarımyamalak kotlarımız olmaya başladı evde. sonra annem kendi kafasına göre onun şurasını buna, bunun bilmemnesini oraya dikmeye başladı, iyiki dedem ona bir singer makina almış, herşey terziden sonra bir de annenin elinden geçmeye başladı sonra çünkü. biz de o zaman böle bir kot pantolon yapmış idik ama edun'unki gibi oldu diyeeeemem. ama giydik gitti. bunu da giyip gitseeeek ya :D