her farklı geçen günüm gibi bugünüm de inanılmaz iniş ve çıkışlarla doluydu, nasıl mı, tabiki de arkamda öksüzler ve yetimler gibi boynu bükük olarak bıraktığım lady diana zarifliğindeki bedenime ihanet ederek gerçekleşti, dürüm yedim, kuzu şiş dürüm, bulgur pilavı da yedim, yanında lavaş vardı onu da ezmeye batırdım, bir tereyağı eksikti ama olsun ezmeyi iki kat sürerek, double check yaptım, ve yedim. pişman mıyım değilim, 3 sene sonra bugün pişman olur muyum, onu da o zaman düşünürüz dedim, şu anda 7/24 düşündüğüm tek şey var hatta düşlediğim heryerden check in yapıp, internete bağlanabilceğim "O" telefon, ismini vermiyorum, reklama girmesin, şaka yahu ismini ağzıma almak istemiyorum çünkü ofiste toplam çalışan olarak 80 kişilik bir mürettebatsak eğer, bunların 10 tane gibisi zorunlu blackberry kullanırken diğer kalanların, 70 ettik, %80'i iphone kullanıyor, %20'isi ise iphone almak isteyenler, yani 56'ıya 14 gibi bir rakam var, ayrıca bu %20'i de iphone almak için iphone5'in çıkmasını bekleyenler, çünkü düşük teknoloji kullanmak istemeyip daha upgrade bir teknoloji kullanacaklarmış, bence iphone alma isteği ardından almak ve kullanımı ve insanların bunla beraber ilerleyen psikolojik tavırları ve edindikleri yeni hayat alışkanlıkları üzerine bir ders üniversitelerin özellikle psikoloji ve sosyoloji hatta matematik ve biyoloji bölümlerinde olmalı, bir telefon hakkında neden mi bu kadar uzun konuştum çünkü bugün kontör yüklemeye girdiğim gsm dükkanı bana neden faturalı hatta geçmediğimi sordu, ben de iphone alcaaaaaaam, o zaman geçceeeeeem dedim, oğlum istersem 3 faturalı hat alııııır üçünü de iphone'a koyar, bir ordan ararım arkadaşlarımı bir burdan hatta bir daha burdan ararım, sana hesap mı vericem bakışım satıcı çocuğun ısrarlarına çelik kalkan görevinde başarısızlıkla sonuçlandı. Aslında Halston'ın Glow İn The Dark elbisesiyle bir James Bond kızı olmam an bile değil, gündüz telefonumla da uyumlu olur, beyaz alırsam, gecede diskoya gidersem beni arayıpta bulamayan elbisemin parıltısından bulur.
Sunday, August 28, 2011
bakalım olcak birşeyler
her farklı geçen günüm gibi bugünüm de inanılmaz iniş ve çıkışlarla doluydu, nasıl mı, tabiki de arkamda öksüzler ve yetimler gibi boynu bükük olarak bıraktığım lady diana zarifliğindeki bedenime ihanet ederek gerçekleşti, dürüm yedim, kuzu şiş dürüm, bulgur pilavı da yedim, yanında lavaş vardı onu da ezmeye batırdım, bir tereyağı eksikti ama olsun ezmeyi iki kat sürerek, double check yaptım, ve yedim. pişman mıyım değilim, 3 sene sonra bugün pişman olur muyum, onu da o zaman düşünürüz dedim, şu anda 7/24 düşündüğüm tek şey var hatta düşlediğim heryerden check in yapıp, internete bağlanabilceğim "O" telefon, ismini vermiyorum, reklama girmesin, şaka yahu ismini ağzıma almak istemiyorum çünkü ofiste toplam çalışan olarak 80 kişilik bir mürettebatsak eğer, bunların 10 tane gibisi zorunlu blackberry kullanırken diğer kalanların, 70 ettik, %80'i iphone kullanıyor, %20'isi ise iphone almak isteyenler, yani 56'ıya 14 gibi bir rakam var, ayrıca bu %20'i de iphone almak için iphone5'in çıkmasını bekleyenler, çünkü düşük teknoloji kullanmak istemeyip daha upgrade bir teknoloji kullanacaklarmış, bence iphone alma isteği ardından almak ve kullanımı ve insanların bunla beraber ilerleyen psikolojik tavırları ve edindikleri yeni hayat alışkanlıkları üzerine bir ders üniversitelerin özellikle psikoloji ve sosyoloji hatta matematik ve biyoloji bölümlerinde olmalı, bir telefon hakkında neden mi bu kadar uzun konuştum çünkü bugün kontör yüklemeye girdiğim gsm dükkanı bana neden faturalı hatta geçmediğimi sordu, ben de iphone alcaaaaaaam, o zaman geçceeeeeem dedim, oğlum istersem 3 faturalı hat alııııır üçünü de iphone'a koyar, bir ordan ararım arkadaşlarımı bir burdan hatta bir daha burdan ararım, sana hesap mı vericem bakışım satıcı çocuğun ısrarlarına çelik kalkan görevinde başarısızlıkla sonuçlandı. Aslında Halston'ın Glow İn The Dark elbisesiyle bir James Bond kızı olmam an bile değil, gündüz telefonumla da uyumlu olur, beyaz alırsam, gecede diskoya gidersem beni arayıpta bulamayan elbisemin parıltısından bulur.
Thursday, August 25, 2011
oldu bu sefer
HA HA HA diye zengin kahkahalaması ile ortama girersem, sanki bunca zaman yokluğum hissedilmemiş gibi bir şekil çekebilirim kendime. İzninizle ben bir kahkaha çekip geleceğim, bu arada siz de taze meyvelerden yapılmış bir dondurma yada buzlu cafe de la mocha siparişi verebilirsiniz. Geçen oldu biraz, starbucks'a girdim, geçen dediğim havaların cayır cayır olduğu yaz günleri, arada epey gün geçtiği için bundan sonra herşeyi geçen diye anlatsam yeri var. Starbucks'dayız işte, ben ve kızlar, ama ben kızları tanımıyorum, onların da beni tanıdığını sanmıyorum, önümde sipariş veriyolar tabikide buzlu cafe de la moccha coccha birşeyler, ellerinde poşetler bütün mağazalardan birşeyler almışlar, hatta o kadar çok şey almışlar ki, poşet içine poşet yapmışlar, ben de öğle yemeği yemedim, çünkü yemek yiyip sonrada starbucks'a gidecek vaktim kalmıyor, ikisinden birini tercih etmem gerektiği için, her akıllı insan gibi starbucks'a koşuyorum, nese iki kız işte ellerinde poşetler, hande yener'in sahnede giydiği ama bunların sokak gezmesine giydiği elbiselerle siparişlerini verdiler, aldılar ve gittiler, ben de arkalarından baktım. O an pek bilemedim, daha sonra olayı düşünürsünüz ve daha iyi kavrarsınız ya, buna da jeton düşmesi denir, o kızların o aldıkları 2500 kalorili buzlu içeceği aslında yol boyunca hiç içmediklerini yada bu kalorileri eritmek için onca alışverişi yaptıkları kanaatine vardım. O kızlar yol boyunca gidedursun ben daha internetten ucuz tatil alıp biryere bile gidemedim, halbuki her markanın çorap çıkartır gibi kendi bikinilerini çıkartmasını fırsat bilip kullan at bikinilerden 10 tane aldım. Kullan at diyorum, çünkü takımı 20-25tl olan bikiniyle herhalde olimpiyatlarda rekor kıramam, en fazla bir kere suya girip sonra lastikleri marşmelov olur diye düşünüyorum. Ayrıca Rihanna da ne güzel tatil yaptı öyle bu sene, doğrusu Rihanna'nın yaptığı tatil parasına Kim Kardashian ve Kate Moss düğün yaptı ama, sene boyunca çok çalışıyor yoruldu kız, bu arada bence Katy Perry de evde kaldı. Nerde ellerinde poşetlerle kızlar görsem önümden koşuşan, kendimi orda K. Perry gibi hissediyorum. EVDE KALMIŞ! Ama evlenirsem charlotte olympia'dan düğün hediyemi isterim, gelinliğimin altına giyecek, yada siyah kumaş pantolomun altına giyecek, yada başucuma koyup, gecemi aydınlatan ateş böceğim misin şarkısını beraber söyleyecek.
Thursday, March 24, 2011
ne kadar sushiciğim
bütün indirimler bitti hadi bakalım, yiğitler er meydanına çıksın ilk sezon ürünlerini kimlerde göreceğiz derken, shoppingfest başladı, bir indirimler gene mağazalarda, bir oraya bir buraya koşuşturan ellerinde paketlerle bayanlar gördüm. kalk ekmek almaya git desen üst sokağa gitmem fakat, ta eve uzaklığı uzay ışıkla anca katedilebilecek alışveriş merkezine haftasonu yağmur, sis ve hatta ulaşım masrafları demeden gittim, yemek yedim herkesler gibi, ama iki menü alırsan şu kadar ödersin tek menü alırsan bu kadar ödersinle halletim, bir an içimden yahu geldik bu kadar bir sushi yiyeyim dedim, sushi restaurantı, genel yemek kısmından bağımsız bir kapı yaptırmış kendine, içerde insanlar gülüşüp konuşuyorlardı, kapıdaki yemek listesine sonrada fiyatlarına bakınca dışarda soğukta tir tir titreyen, içerde sütlü çikolatalarını yudumlayan insanlara ağlamaklı bakan çocuk gibi hissettim kendimi, yün eldivenlerim de sökük.
Monday, February 21, 2011
günlerin ardından
ne yer yarıldı ne de içine girmedim, büyük bir indirim furyasını geride bıraktık sadece o kadar sayın seyirciler, şimdiyse elimizde yeni sezon fırfırlı rüyalar var, aslında en çok sevdiğim kısım, yeni sezonla indirime girmiş eski sezonun aynı anda vitrinde olduğu zamanlar, çünkü ne gündemden geri kalıyorsunuz ne de indirimden, bu sezon sarı moda olacakmış tüyosunu kapıp eski sezondan ona denk birşeyler alabiliyor insan, adamlar vitrine bikini koymuş ve indirimdeki ürünler kazaksa, o iş biraz sakat, ancak kutuplara da bir bilet alırsınız ve bu da bikini parasından daha pahalıya gelir.
asıl o değilde, geçen kocaman cam kapıları olan bir mağazaya girdim, herkes bana teker teker merhaba çekti, yahu o çantayı bir ikinci el araba fiyatına satarsanız tabii ki her gelene tek tek bütün çalışanlar olarak saygı duruşunda olmak zorunda kalırsınız, bu da sanki birazdan kasada sizi düdüklücez ama şimdi lütfen kırmızı halının üzerini yırtsanız bile sesimizi çıkartmayız durumuydu. ben de tabii bu tarz dükkanlarda ortalıkta kül bırakmıyorum ve sanki mağazanın %51'li büyük hissedarıymışım gibi davranıyorum, ama neden çıkarken geldiğimdeki o merhaba seslerinden güle güle, yine bekleriz duyamıyorum daha çözemedim, acaba ellerimde poşetler olmadığı için mi, o an kasadakilere dönüp ne satışçıymışsınız, benim gönlümde o poşetler dizi dizi diyesim geliyor. preen line'ımı giyip gelseydim dükkanıza çıkışta bile merhaba derdiniz ama işte o gün kuru temizlemedeydi.
bu arada sevdiceğinize iltifat etmek istiyorsanız: gözüm senin yanında şu indirim tabelalarını bile görmüyor diyebilirsiniz, açıklamasını da yapıyım, yani seni o kadar çok seviyorum ki elini bırakıp şu %50+%20 indirime gidip saldırmak bile geçmiyor içimden, yoksa hikayedeki kadınımız sölediğinin tersini mi anlatmak istiyor bilinmez, :D.
asıl o değilde, geçen kocaman cam kapıları olan bir mağazaya girdim, herkes bana teker teker merhaba çekti, yahu o çantayı bir ikinci el araba fiyatına satarsanız tabii ki her gelene tek tek bütün çalışanlar olarak saygı duruşunda olmak zorunda kalırsınız, bu da sanki birazdan kasada sizi düdüklücez ama şimdi lütfen kırmızı halının üzerini yırtsanız bile sesimizi çıkartmayız durumuydu. ben de tabii bu tarz dükkanlarda ortalıkta kül bırakmıyorum ve sanki mağazanın %51'li büyük hissedarıymışım gibi davranıyorum, ama neden çıkarken geldiğimdeki o merhaba seslerinden güle güle, yine bekleriz duyamıyorum daha çözemedim, acaba ellerimde poşetler olmadığı için mi, o an kasadakilere dönüp ne satışçıymışsınız, benim gönlümde o poşetler dizi dizi diyesim geliyor. preen line'ımı giyip gelseydim dükkanıza çıkışta bile merhaba derdiniz ama işte o gün kuru temizlemedeydi.bu arada sevdiceğinize iltifat etmek istiyorsanız: gözüm senin yanında şu indirim tabelalarını bile görmüyor diyebilirsiniz, açıklamasını da yapıyım, yani seni o kadar çok seviyorum ki elini bırakıp şu %50+%20 indirime gidip saldırmak bile geçmiyor içimden, yoksa hikayedeki kadınımız sölediğinin tersini mi anlatmak istiyor bilinmez, :D.
Friday, January 28, 2011
evde misiniz
bazen gün içinde durup önceki günlerde aklıma gelenleri aklıma getiriyorum, çünkü o an bazen çok yoğun oluyorum aklımdakilere ayıp etmemek için o an gerekli önemi veremiyormuşum gibi, mesela geçen gün otobüsdeydim, onlar pek bana bakmıyor ama ben insanlara bakıyordum ki aklından neler geçiriyorlar diye geçiriyordum ki, çok da enterasan bir şey olmadı işte o noktada. yol boyunca gittim işte, hiç tanımadığım insanlarla yolculuk yapıyorum her gün, halbuki insanlar birbirini en iyi yolculuklarda tanırmış, yahu hiçbirinizi tanımıyorum, ne işiniz var hepinizin bu otobüsde diyip hepsini teker teker dışarı atmam mı gerek yoksa apparatu'nun skate fails'lerden birer koli alıp tek tek ev ziyaretine mi giderim o kısım da tarihin kapalı defterlerinde sır olarak kalsın.
tabi anlamayan da olabilir hediyemi, işte o kısım karşı tarafın yaratıcılığına kalmış, bunları duvara asıp ister kıyafet mi asar ya da bir tablo ya da sadece kendisini, bunu yeryüzü bilimcileri bile bilemez. tam olarak seneyi hatırlamıyorum ama evde yaratıcı fikirler öne atabildiğim senelerdi, bizim eve de bir hediye gelmişti, gümüşten bir şey, yılbaşı zamanında gelen bir hediye olduğu için de alan kişi de ismi olan bir dükkandan almış, neyse bir şekilde bu acayip gümüş hediyesi bizim evin yolunu bulmuştu ve bizim de ona sahip çıkmamız gerekiyordu, uzun süre ne yapacağımızı bilemedik, hediyeyi alan eve gelir de hediyesinin kullanıldığını göremez korkusuyla, bak işte süper hediye kullanıyoruz diye salona koymuştuk ama bir o kadar ortalıkta göründüğü gibi aynı anda da görünmüyordu çünkü diğer kişilerde bu ne işe yarıyor diye sorarlarsa verebileceğimiz bir cevap yoktu, çözümü nasıl mı bulduk, ürünün satıldığı dükkana gittik, aynısını nereye koyduklarını ve etikete ne olarak damgaladıklarını bulduk, sonrasında da hiç kullanmadığımız bu hediyeyi başka bir yılbaşında biz başkasına verdik.
Thursday, January 20, 2011
kenarda kalmasın
sabahleyin dolmuşa binip hareket etmesini bekledim, tabiki de arka koltuğa yerleştim çünkü öne oturunca habire şunu uzatabilir misinizler falan daraltıyor insanı, derken bir ön sırada oturan çocuğun yanına orta havalı kız oturdu, çocuk havalı değildi pek, yani kız gibi saçlarını savurmadığı için öyle diyorum ama arkadaşlarının yanında o da havalıdır kesin, meğersem bu ikisi tanışıyormuş, aaa günaydın, naber iyiyim sen nasılsın diyerek çocuk kıza soru sormuş bulundu, kız da sabah işte, saçma diye bir yanıt verdi, sonra çocuk birşey demedi ben içimden bir, efendim, anlamadım geçirdim çünkü, kızım asıl saçmalık sabah olması mı, yoksa bizimle dolmuşda olman mı, kavrayamadım orda, sanki sen de rihanna gibi altıma parlak taytımı kot şortumun üzerine çekerim ve on numarada olurum havasında r13'ünle mekana teşrif ettin, biz de buyur ön koltuğa otur demedik.
Tuesday, January 18, 2011
arada sırada
bazen çok akıl hiç akıldan iyidir, hele ki bu kendi aklınızsa, orjinal dvd alayım film izleyeyim dedim, benim neyim eksik evinde 24 ayar çatal bıçak takımından daha pahalı koleksiyonları olanlardan dedim, ve indirime girmiş dünya klasiklerinden bir film alıyım dedim, dünya benim olsun klasikler senin olsun ver ordan bize bir korku filmi diyemedim, sonra kasada boyumun ölçüsünü almayayım diye, neyse taktık mı dvd'yi okuyucuya, başladı mı film, ohh ne güzel film geçiyor, ben kendimden geçiyorum orjinal dvd izliyorum diye, alakasız bir yerde film bitti, noldu şimdi ya dedim, ne mutlu son var ne mutsuz, bir son yok ortada, yahu bu filmi ben ortaokulda beginner ingilizce kitabından okumamış mıydım, bu kadar mı film, ekrana bakıyorum, ortaokul arkadaşlarımdan birisini mi arasam, hikayenin sonu için belki hatırlıyordur, ya da raflara baksam kitap için, ama onu da o zamanlar ingilizce okuma kitabı zor bulunuyor ayağına iyi paraya satmıştım, derken film gene başladı otomatik başlatı açık olduğu için okuyucunun, dedim bir de bu eksik, en baştan mı seyretcem bu kahır dolu hayatı, hooooop ikinci kısım başladı, ikinci kısım izlendi, sonra üçüncü kısım, sonra dördüncü kısım, dördüncü kısmın sonunda kız mutlu sona ulaştı da bu nedir ya, kırk yılın başı aldığım orjinal dvd, diziden çakma film çıktı. gene ucuz kurtardım filmi 3 boyutlu alsaydım dvd'yi gucci 3d gözlükte almak zorunda kalıcaktım, ya da kiralancak bir yer varsa, saat üzerinden kiralanıyorsa gözlük iflas ettirir insanı dizi gibi film ya da bilmiyorum sahilde takarım gözüme herkesin gözlüğünün yanında polarized yazarken benimkinde 3d yazar.
rahat mısın bilelim
ilk değilse de, ilk denilebilecek zamanlarında cep telefonunun herkesin telefonu neredeyse aynıydı, çünkü kaç model vardı ki piyasada, ve o modeller hep antenliydi, antensiz telefon mu olur, olsa da çok iyi çekmez zaten, ya da heryerden çekmez çünkü herşey anteni kadar çeker sohbetleri başlayana kadar, sonra zaten kimsenin takip edemediği bir durumlar oluştu ortamlarda bu antensizlerden sonra, telefon müzik bile çaldı, radyosu oldu, o oldu bu oldu, telefonlara bir hal oldu, ee sonra ne oldu, nerelere koyacağımızı bilemedik bu antensizleri, çok sağol Alaïa, ben de ipad yok koyacak ama eskisini götür yenisini al kampanyası için evde beklettiğim birkaç antenli telefon var, onları da koysam olur, malum antensiz telefonların olmadığı yerde antenliye abdurrahman çelebi derler. bir de oğlum anten misin diye bir cümle var onun konuyla alakası hiç yok.
bizi bekleme
Saturday, January 15, 2011
müsaade edin
otobüs durağında bazen otobüs beklerken durak boşalıyor, herkesin otobüsü geliyor, benimki gelmiyor, eee haliyle ben de bekliyorum dakikalarca gelmeyen otobüsü sabırla, ve ben voltalar atarken bu otobüs durağı dünyamda, ve otobüs gelmezken, etrafıma bakınıyorum, küçükken öğretildiği gibi karşıdan karşıya geçerken önce sağa sonra sola sonra tekrardan sağa bakıyorum, kimseler yok, yahu otobüs gel artık. tek başıma bu dünya bana büyük demeden, yürürken anca fısıldıya fısıldaya söylediğim şarkıları, yüksek sesle söylüorum, kimseler anlamasın diye de atkımla ağzımı iyice örtüyorum, napıyım başka zaman geçmiyor, bir volta bir şarkı bir volta bir şarkı, söylediğim şarkıların hesabını ben tutamazken otobüs geliyor, otobüse biniyorum, sanki herkes az önce söylediğim bütün şarkılarımı duymuş gibi bana bakıyor, halbuki kulağımda ricky powell imzalı wesc'lerim olsa herkesin radyodan haberleri dinlediğim için bana baktığının farkında olacağım.
sendeki parıltı bende olsa
ben kış uykusundan kalkmışken acaba heryerde indirim çoktan bitmiş olur mu, ona göre ağlayacağım da, ağlarken de kimseler görmesin diye dizlerime kapanacağım, gözyaşlarım diz kapaklarımdan aşağı süzülecek, bari bu kadar eğilmişken aşağı marc jacobs oxfords'larımı da bir parlatırım, malum önümüz yaz, güneşte daha da bir parlamaları lazım, daha çok parlamaları lazım sonra daha da çok parlamaları lazım, yahu hiç bunları söylememe de gerek yok, sen zaten 10 numara parlıyorsun.
Wednesday, January 12, 2011
çaresi bulunur
çok fazla kahve içmiyorum, aslında canım daha fazla içmek istiyor, fakat hakkında söylenen o cümle yok mu, beni kahırlara itiyor, selülit yapar, 1 saatte kaç tane yapar, çindeki işçi gücü mü yaman, o mu yaman, denklemler kuruyorum, kurguluyorum, yok gene de 100 bayandan 99'unda yapmaz ben de yapar, üzülürüm sonra, ama mesela misafirliğe gelen her bayan arkadaşıma da inatla kahve servisi yapıyorum ki, onlarda olsun bende olmasın diye, ve bu yatırımlarımın da meyvelerini 5-6 sene içinde toplamayı hedefliyorum, önümüzdeki senelerin bilançosu da işte böyle.
bir kere birşeyi taktığımda takmış oluyorum, ne yapabilirim, ve ofiste ellerinde kahve bardaklarıyla şekilli şüküllü dolanan kızlar, onlar da takmış olduklarım listemde, fakat koreli seo sunghyeop'un liderliğinde yarın onların zırt pırt yanlış çıktı aldıkları sayfaları bardak şeklinde kesip bir güzelde birbirine tutturup, kendime bir memory pad yapıyım de görün bakalım, ayrıca geri dönüşümcü ruhumla da ofiste epey puan toplayacağa benziyorum.
asıl olan asıl
orlando bloom ve charlize theron, yüksek bilim araştırmalarım sonucu öğrendik ki japon uniqlo'nun heattech parlak montlarıyla ısınıyorlarmış, eğer onlar seçtiyse bunu, benim gidip fabrikanın kapısının önünde yatmam gerekiyor, çünkü kolları o kadar ısınmış ki, montun fermuarını çekip önünü kapatma gereği duymamışlar, çünkü mont parlak olunca önünü iliklemeden bile çok iyi ısıtıyormuş. bu hafta hava durumu doğrusu güzel gözüküyor da, haftaya değil de sonraki hafta bana bozar gibi geliyor, ayrıca charlize asıl montu bahane edip gerçekte saçları sormak isterim, iki kar yağsın bizim saçların sağı solu şaşıyor, senin üzerine kutuplar yağmış saçlar hala kuaförden 10 sn önce çıkmış gibi, ben de bunu anlamadım, mont işi kolay yazdım kenara, parlak mont, yelek alınacak birşekilde de saç mevzusunu çözmek lazım.
ev ödevi
herkes sıra arkadaşını çizsin bakalım, nolacak yahu, bir tshirt onu da bulması çok kolay artık, yıkandı mı bozulmayan tekstil kalemi ve yoko devereaux'da gördüğümüz gibi, bıyıklı, sakallı, yada kıvırcık saçlı, yada fönlü, çok fazla makyajı abartmadan arkadaşlarımızı çizebiliriz, sonrada bir buluşma ayarlayıp tshirtü de giyip gidersek süper olur ya, sevdiğin çocuğu da çizebilirsin, ama çocuk seni sevmiyorsa sonra kalbin ve tshirt sen de kalır, orda işler karışabilir, sonra da sen demiştin olmasın.
kontrol edelim
yol tıkalıysa tıkalıdır, araba gitmiyorsa gitmiyordur, istersen çantandan çıkart bir kitap oku, istersen sabah sabah aç arkadaşına bir telefon napıyorsun, ne ediyorsun muhabbeti çevir, ama sabah sabah senin kaçırdığın indirimde aldıklarını sıralayıp da sinirlerini bozmasın da, istersen etrafa bakın, hayaller kur, çünkü ünlü bir atasözünün de dediği gibi yol tıkalıysa tıkalıdır, damlaya damlaya göl olur, er geç gidersin yani, bunu herkes bilir, ben mi bu yaştan sana anlatıcam arkama oturup habire öffleyen pöffleyen kız, 3 dakika geçmiyor ki, bir pöfleme, 5 dakika geçmiyor ki, bir öfleme, ne yapabilirim ki zaten senin için, birşey yapabilsem zaten asfaltı ikiye ayırıp, hemen kırmızı halılar döşeyip blumen'e yol çekerim direk.
sayıyım bakıyım, evde kaç oda var, salona 2, yatak odasına 1, mutfağa 1, banyoya 1, antreye koridorla beraber 2, diğer boş odaya 1 desek, toplamda ettimi 8, 2 tane de yedek alıyım, demek ki 10 nese ben bunu 15'e tamamlıyım 20 mi yapsam acaba enerji tasarruflular zaten, şimdi iyice matematiğim de karıştı.Tuesday, January 11, 2011
bilen bilir
ayrıca bu yaz wayfarer'ları da çekmecelere kaldırıyoruz, çekmecede yer yok diye de bir bahaneniz olamaz, zaten rayban kendi kendini katlıyor yahu, tamam hadi bir yaz daha erkekler taksın, ama bayanlar kesinlikle hayır, ayrıca bi sonraki yaza kimse de görmemiş olalım. ayrıca tek renk sahip olanlar, napıyım bu sene renkli desenliler çıkıyor diye üzüliyim mi sizin için, çıkar çıkmaz gidip ilk bende olacak diye almasaydınız alla alla.
çekilin, geçecek var
daha bunun şubatı, martı, ve en belalısı nisan'ı var, sonra sonbahar ve kış gene var, senz'siz ev portakalsız ördeğe, zeytinsiz martiniye benzermiş, görenler öyle söylüyor.
bir bildiğin varmış
dünyanın 4'de 3'ü suyla kaplıysa kadınların da aklının 3'de 4'ü ayakkabıyla kaplı, yaz ayakkabısı, kış ayakkabısı, misafirlik ayakkabısı, koşma ayakkabısı, yürüme ayakkabısı, iş ayakkabısı, ee tabi bi de bunun şartsız koşulsuz olmazı çanta var, bu çanta seçimini ayakkabı ile uydururken rezil olmak da var, ve 3.1 phillip lim'le reis olmakta. senin için bazı alışkanlıklarımdan vazgeçmem gerekcek yalnız, yanımda 5-6tane kalem, 2-3tane not defteri, biraz birşeyler birşeyler, makyajı da artık evde yapmam gerekecek, bunun içine herhalde fondötendi, rujdu, rimeldi sığmaz, yahu sığmayı versin, elimden tutsun yeter, ayrıca bileğine dolarsın ve elinden çalmaya çalışırlarsa adamın kafasına kafasına çak çantayı, herhalde o sivriye yakın zımbaların tasarımdaki fonksiyonu budur, çanta hayat kurtarır boşuna dememişler, hem de böyle minik, sevimli bir o kadarda asi ve asilse.
Monday, January 10, 2011
ışıkları geçince
dolmuşa biner binmez hemen arka köşeye oturuyorum ayaklarımı rahat uzatabilmek için, tabiki de sürgü kapı açılıp kapanınca şöyle bir silkelenip kendime geliyorum, kapıdan gelen geçeni kontrol ediyorum hem de, mesela çoğu insan sarı dolmuşlara binerken çok havalı bir şekilde el sallıyor, dolmuş yanaşıyor, sürgü kapı gürültü ötesi sesiyle açılıyor hatta bazen tam açılmayıp tutuklup yapıyor ya, içten içe seviyorum o dakikaları, ay nese işte böyle bugün gene, dolmuşa bindim eve geliyorum, kızın biri el yaptı iki kişi bindiler biri yanıma diğeri de yanımın yanında, zaten yol boyunca bir diğer yanınızdaki değişir, sonra diğer yanınızın diğer yanı, ya da yan tarafın ön yanı, derken akıldan geçen binbir hikaye ile yolculuk tamamlanır, müsait yerde inebilir miyim dersiniz ya, aman dikkat işte orda kafa sürgü kapıya çarpadabilir, çarpmayadabilir, çünkü binerken kafayı oraya vurduysanız inerken de herhalde 2. çinkoyu da siz tamamlamazsınız, yooo 3. çinkoyla büyük ödüle doğru ilerliyorum diyorsanız ben size paul smith'in bisiklet içinde olsa kasklarından tavsiye ederim, napıyım başka. yazın da arabanın arkasına attık mı bisikletleri, başımızda kasklarımız, bizi artık anca hazerfen ahmet çelebi tutar ya da madem arabayla gidicektik, bisikletleri neden yanımıza aldık durumu da oluşabilir.
hızım kesilmesin
çok çalışmaktan kafam şu anda çalışmıyor, ya da haftasonu gördüğüm o kırmızı süet ayakkabıların sadece 36'sı kaldığından, kilitlenmiş durumdayım ve o yüzden algı reseptörlerimin işleyişi bugün farklı. yahu dünden beri dünya sanki ters yöne işliyor gibi, koca bir sezon o ayakkabılar indirime girsin diye bekledim, neredeyse 2 haftada 1 ordalar mı diye kontrol ettim ve ne oldu, ben sadece 1 hafta gitmedim mağazaya ve indirimde ayakkabıdan sadece bir çift o da en küçük numara, keşke bütün bayanların ayak numarası 40 olsaydı da 38'ler bana kalsaydı, umarım o aldığınız bütün 38 numaralı ayakkabılar ayağınızda paralanır, paramparça olur, benimkilerin bağcığı bile bozulsa 40 gün yas tutarım, çünkü malım çok kıymetli. bir keresinde yeni ve çok özenerek aldığım ayakkabıyı okuldan dönerken kaldırıma çarpmıştım ve kaldırım ayakkabının ucunu jilet gibi kesmişti, kaldırıma mı ağlıyım yoksa eve gidip bizimkilere mi ağlıyım bana yenisini almaları için bilememiştim.
şimdi önü bozuldu diye ağlayabileceğim bir tod'un ferrari serisi makosenim olsaydı 200km'yi 1saatte kaldırımlara çarpmadan katederdim.
en olmadı sade bir makosen de alabilir ve kafama göre renklendirebilirim, saatte 200 olmasa da en azından bir 120km katederim bunlarla, ayrıca sanırsam bu yaz herkes de en az 2 çift makosen olacak gibi, nerden mi biliyorum, mağazalar vitrinlerine koymuş, ve şimdiden 38 numaralar bile yok satıyorsa, ve alanlar da uyurken pijamalarının altına giymeyeceklerse, bir yerde muhakkak giyecekler, ve herkes makosen giyerken, eee ben de yaz günü postal giyecek değilim herhalde.
şimdi önü bozuldu diye ağlayabileceğim bir tod'un ferrari serisi makosenim olsaydı 200km'yi 1saatte kaldırımlara çarpmadan katederdim.
en olmadı sade bir makosen de alabilir ve kafama göre renklendirebilirim, saatte 200 olmasa da en azından bir 120km katederim bunlarla, ayrıca sanırsam bu yaz herkes de en az 2 çift makosen olacak gibi, nerden mi biliyorum, mağazalar vitrinlerine koymuş, ve şimdiden 38 numaralar bile yok satıyorsa, ve alanlar da uyurken pijamalarının altına giymeyeceklerse, bir yerde muhakkak giyecekler, ve herkes makosen giyerken, eee ben de yaz günü postal giyecek değilim herhalde.
Saturday, January 8, 2011
haydi bakalım
bugün hiçbirşey yapmasam da, bir kahve birileriyle bir sohbet, biraz yürüyüş, biraz düşünme, biraz kendim için yorulma günü, yarın da tabiki aynı çünkü pazartesi, benim günüm değil, bugün ise bir o kadar benim. sevdiklerim için de birşeyler bakabilceğim bir gün. mesela fabbian'ın belugaları gibi, ne kadar masa için olsalar da bu serisi evin çeşitli köşelerine de konulabilir renkli renkli.
Friday, January 7, 2011
son nefesler
bütün alışveriş merkezlerinin çoğunun dışı ışıklandırılmış durumda, ay sonunda zaten elektrikli kaloriferi ısınmak için çalıştırdığımdan yeteri kadar fatura gelecek, bir de bu yanardönerlerin faturasını ödemeeeem yani, zaten herşey de kapış kapış, ben karar verene kadar herşey tükeniyor, bari sen bitmeseydin insa heels ya, sözcüklerimle ben yarım, her yanım yarım, bu bahar bütün kızlar start aldığında yeni pabuç gösterme maratonuna ben en arkadan geliyor olabilcek miyim bundan bile şüpheliyim.
Thursday, January 6, 2011
dursun zaman
çok birşey söylemicem, bu tekli koltuk kılıflı balmain ceket bir araba fiyatında, 13.470,00 EUR sezon fiyatı biçilmiş, yani benim üçün beşin hesabını yapan bir karakterim yok sonuçta, etiketleme işlemi yaparken bir karışık olmadığından emin olmak için lordlar kamarasına mail attım, onlar da sağolsunlar aciliyetle geri döndüler, bu ceketi alanlara tarafımızda direk lordlar kamarası sertifikası da veriliyor dediler, ama dedim bileydim baştan, baştan bileydim, ayrıca benim sertifikamı elinizle yazarsanız sevinirim, öle print out olmasın, bozuluyooorum öyle şeylere biliyorsunuz.
ne fark eder
bir bot yerine üç bot daha ne isteyeyim yahu senden loeffler randall, yalnız fiyatı üç tane yerine bir bot fiyatı yapsaydın daha iyi olurdu, içerdeki eskirse üstekini giyersiniz, en üstteki eskirse içerdekini, ikisi de eskimekten yorulursa yıpranmamış ortanca sizinle olur, içler dışlar çarpımı, bu hikaye bana fazlasıyla kalp çarpıntısı.
birazdan
kesinlikle insanın kendini yalnız hissetmeyeceği birşeysin sen l'agence, çünkü gözümü kapatıyorum ve sen şimdi omuzlarımdasın, hooop canım mı sıkıldı kafamı koyarım, hooooop canım mı sıkkındı koyarım kafamı, böyle söyleyince zengin göründü cümlem, sen ve ben muhteşem iki arkadaş olabiliriz, çünkü dolaptan çaldığım şekerleri saklayabileceğim ceplerinde, ortamlarda görünmeden süzülürüm böylece, ya da bir cebime minibüs paramı koyarım diğer cebime de rujumu, ya da iki cebime de birşey koymam, dert mi kalır tasa mı kalır senle, hooooooop koy kafayı gene omuza, sen ve ben ömrümüzün son demlerinde, eee milyon kez dedim çünkü yaz gelcek, bahar gelcek o zaman olmaz bu tüylerle, ama bu tarz birşey eli şiş, yumak tutan bir arkadaş sayesinde her mevsimlik olabilir.
sıcak serinlik
başım çatlıyor soğuktan ama kendimi üşümüyorum, hayır üşümüyorum, kesinlikle üşümüyorum, üşümek de ne ya, öyle birşey tanımıyorum diye diye ne hallere sokuyorum, hafif bir sıcaklık evet işte bahar geliyor, biliyorum diyorum ve bakıyorum meğersem kaloriferin sıcaklığını arttırmışlar ordan geliyormuş, herkes kendine zaman zaman oyunlar oynar, ve sen chronicles of never hafif bir esinti yaratarak şu günde oyunun en zalimini oynuyorsun. şimdi bu soğuklardan dolayı dışarı çıkası gelmiyor insanın, ama sen benim olsan fractured vastus high twisted'ın unisex olduğu için diyorum bunu da, sokaklara atar kendimi, bir oraya koşarım, bir buraya koşarım, ter yapmasın diye atletin içine konulan havlunun yedeğini çantama atarım ki, bir manidarlık istemem sen ve benim aramda.
biraz yorulunca da elime dondurma, pamuk şekeri alıp çimenlere uzanırım yani. evde bol bir tane tshirt olacaktı, önünü seninki gibi kessem olur mu acaba, yoksa tshirt e sonsuza kadar elveda mı demiş olurum kestiremiyorum pek.
nerelerdeydin
omuzuma koyup sokaklarda turlıcak değilim tabi ama, belki de pikniğe falan giderim senle belli de olmaz havalar bir güzelleşsin, toplarız arkadaşları mangal yaparız, salata yeriz, birileri meyve getirir, bende seni götürürüm. ister iphone'u, her 4evin 3ünde artık bir tane de olsa var artık, yada televizyonu, yada gitar çalan birisini bulabilirseniz gitarı yada usb'den bir müzikçaları yada hiç birşey bulamadınız açarsın radyoyu dinlersin müziğini yani. senle evime huzur geldi, komşuları bilemem. ikili olanda iki tane hoparlör, üçlüsünde ise iki hoparlör bir subwoofer bulunuyor. tdk boombox'larıyla "2011 stayed in tune" diyor, ben daha bir laf bulamadım 2011 sana.
Wednesday, January 5, 2011
şansa
bazı insanlar vardır sıkıntılıdır, çabuk daralırlar ama çabuk bozulmazlar, onların sıkıntıları dar yaka kazaklar, sıkı ayakkabılar. dikkat edin bu tipler yaz kış neredeyse terlik bile giymezler, giyemezler, yok o kaşındırır yok bu fenalık geçittirir, bazen tamam dersin, bazen abartıyor gibinize gelir. en zor işlerden biri de bu kişilere hediye almak, dolaylı yoldan zor hediye alınan etiketli kara kaplı defterin ilk sırasında bulunurlar, hem iyi haberim var hem de kötü, önce iyisini söylicem, juicy couture bu konuda eldivende daralanlar için daralmayın eldiveni yapmış, kötü haberim ise genelde erkeklerde gerçekleşen daraltan eldivenler konusuna parmak değinmemiş, toparlıcak olursam erkekler için yapmamış sadece bayan mevcut, bende şans olsaydı kadın doğardım atasözününü gift card olarak yolluyorlarmış :D
elimde olsa
başa gelebilecek en kötü olaylardan birine bugün tanık oldum, yani benim başıma gelseydi ve dışardan bir kız bunu gözlemleseydi, kahrolurdum, tabiki de olay benim başıma geldiğinde çok fazla algılayamaz olucam durumu ama ne biliyim ya, kötü bir durum kötü bir durumdur, sen algıla
yada algılama. bugün iş çıkışı alışveriş merkezine uğradım, ben geziyorum, insanlar geziyor, ben bakıyorum seçiyorum, insanlar seçiyor, ben beğeniyorum, insanlar alıyor, yahu bir durun aybaşı aldınız maaşı gidip yatırdınız hemen bilip bilmeden, durun bir yahu, şaka şaka alın tabi, herşey indirimde yılbaşı sonrasında, sezon değişecek gibi, bir de bu sezon değişimlerinde nedense bazı dükkanlar kendilerini şaşırıyor ve içerde müşteri yokmuş gibi, indirimle beraber gelen karmaşayı harmanlayıp yeni ürünleri öylecene açıyorlar, raflar bir acayip, bir saçmalık, vurdumduymazlık mıdır nedir bilemedim tam, ama çirkinlik. nese heryer sezonun ikinci indirimine girmiş, güzeeeeeeeeeel dedim içimden. devam ettim gezinmeye, girdim bir deri mağazasına, onlar bunlar şunlar, satıyorlar birşeyler, ben de bakıyorum, aslında ben daha çok etrafta alışveriş yapanlar ne alıyor diye bakıyorum, çünkü sezon sonu alışverişleri bilinir ki herkes tarafından seneye yapılan yatırımdır, milletle pişti olmıyım bir de gelecek sene, hem sezonu geçmiş ürün, hem de herkes de var, kabusum oluuuuur. olaya geliyim, gezindiğim dükkanda kızın biri çizme bakıyor,
yanında çocuk, kız bir aynaya bakıyor bir çizmeye, ve çocuğa soruyor, beğendin mi çocuk sen beğendiysen beğendim diyor, kız aynaya bakıyor, kız gene soruyor beğendin mi, çocuk yılmadan sen beğendiysen ben de beğendim diyor, abartmıyorum kız bunu 4-5kere soruyor çocuk da evliya sabrıyla aynı cümleyi fiili başta ve sonda olmak üzere varyasyonlarla cevaplıyor,çocuk orda bana kendini retweet ediyormuş gibime geldi ama sesimi çıkartmadım, bakacak birşey kalmadı dükkanda artık çıkıcam, göz göze gelir de belki birşeyler anlatabilir miyim diye kendimce çabaladım ama kız ayakkabılara kilitliydi, bence komikti o çizmeler ama sana birşey söyleyemedim, sanki camilla skovgaard aldın da sen beğendiysen biz de beğendik, önemli olan senin beğenmen mi dedik, nese yanındaki düşüncesini dürüstlükle söyleyemeyecek çocuğa sinirim geçmedi hala, tek başına git ki alışverişe bundan sonra beğendiysen ben de beğendiğim gibi amorti bilet cümlelerine kalma.
yada algılama. bugün iş çıkışı alışveriş merkezine uğradım, ben geziyorum, insanlar geziyor, ben bakıyorum seçiyorum, insanlar seçiyor, ben beğeniyorum, insanlar alıyor, yahu bir durun aybaşı aldınız maaşı gidip yatırdınız hemen bilip bilmeden, durun bir yahu, şaka şaka alın tabi, herşey indirimde yılbaşı sonrasında, sezon değişecek gibi, bir de bu sezon değişimlerinde nedense bazı dükkanlar kendilerini şaşırıyor ve içerde müşteri yokmuş gibi, indirimle beraber gelen karmaşayı harmanlayıp yeni ürünleri öylecene açıyorlar, raflar bir acayip, bir saçmalık, vurdumduymazlık mıdır nedir bilemedim tam, ama çirkinlik. nese heryer sezonun ikinci indirimine girmiş, güzeeeeeeeeeel dedim içimden. devam ettim gezinmeye, girdim bir deri mağazasına, onlar bunlar şunlar, satıyorlar birşeyler, ben de bakıyorum, aslında ben daha çok etrafta alışveriş yapanlar ne alıyor diye bakıyorum, çünkü sezon sonu alışverişleri bilinir ki herkes tarafından seneye yapılan yatırımdır, milletle pişti olmıyım bir de gelecek sene, hem sezonu geçmiş ürün, hem de herkes de var, kabusum oluuuuur. olaya geliyim, gezindiğim dükkanda kızın biri çizme bakıyor,
yanında çocuk, kız bir aynaya bakıyor bir çizmeye, ve çocuğa soruyor, beğendin mi çocuk sen beğendiysen beğendim diyor, kız aynaya bakıyor, kız gene soruyor beğendin mi, çocuk yılmadan sen beğendiysen ben de beğendim diyor, abartmıyorum kız bunu 4-5kere soruyor çocuk da evliya sabrıyla aynı cümleyi fiili başta ve sonda olmak üzere varyasyonlarla cevaplıyor,çocuk orda bana kendini retweet ediyormuş gibime geldi ama sesimi çıkartmadım, bakacak birşey kalmadı dükkanda artık çıkıcam, göz göze gelir de belki birşeyler anlatabilir miyim diye kendimce çabaladım ama kız ayakkabılara kilitliydi, bence komikti o çizmeler ama sana birşey söyleyemedim, sanki camilla skovgaard aldın da sen beğendiysen biz de beğendik, önemli olan senin beğenmen mi dedik, nese yanındaki düşüncesini dürüstlükle söyleyemeyecek çocuğa sinirim geçmedi hala, tek başına git ki alışverişe bundan sonra beğendiysen ben de beğendiğim gibi amorti bilet cümlelerine kalma.
yavaştan
masrafdan kaçınmamış kadifenin sıcaklığına bürünmüşsün ya, sanki çok tanıdık bir tablo yada bir film gibisin, ama ismin aklıma gelmiyor şu an.
tut tut, bırakma
yahu eve giderken biraz keçe alıp, renkli yada artık ne biliyim renksiz, renksiz burda siyah&beyaz oluyor, şeffaf olmuyor çünkü burda amacımız zaten askıların uçlarını bir hallere, şekillere sokmak. çift taraflı aynı figürü kesin biri diğerinin aynadan bakışı gibi olucak sonrada askı başlıklarına geçirin, bence keçe, çünkü yıkanadabilir, çok kolay da yamulmaz ama kesmesi de kolay, erkekler karga yapsın kızlar yıldız, çocuklara da fare kaldı, çocuklar yıldız, kızlar karga yaparsa, erkeklere de fare kalır, böle değişik kombinasyonlar yapabilirsiniz.
bir anda
speedo'ları çekmişsiniz üstünüze havuza mı gidiyorsunuz yoksa discoya mı, bilseydim ona göre giyinir gelirdim, yada discodan sonra havuza gidiceksiniz de bize mi söylemiyorsunuz, pek anlamadım. bazı böyle gizli gizli plan yapan arkadaşlar gibi hissettim seni speedo, yoksa elinde bedava konser girişi olan ve benim için saklayan arkadaş mısın, işte bundandır kafa karışıklığım, zarfa koy havuz davetiyesini kimseye söylemem.
yalnız elbise olanı giyersem 100metre serbesti 1dakikada tamamlayamayabilirim, birkaç saniyeye daha ihtiyacım olabilir, söyliyim de şimdiden.
yanyana
falımda yol çıktı lanvin, neresi olduğunu da söyleseydin daha iyi olurdu, sahil kenarı olursa güzel olur hafif sıcak, çok sıcak olmasın o zaman da başıma güneş geçiyor, cildim bozarıyor, kızarıyor, sererdik havlumuzu kumsalda, başımızda şapkalarımız, yanına gözlük almayı unutma da, oynarken hile yaptın, kart çaldın deme.
Tuesday, January 4, 2011
desenli olsun
bekliyoruz
oluyor bazen
sen de benim ol
herkesin bir şekilde müzik çaları var, olmadı telefonundan çalıyor zaten de, peki ne ile dinliyor ben bilemem. esmooth üşenmemiş ahşap kulaklıklar yapmış, yazın sıcak, kışın serin tutuyordur herhalde. buralarda pek bulamam seni ama yeminim olsun bulduğum yerde beraber bir limonata içelim. kötü bir niyetim yok, en güzel benim kulağımda durursun biliyorum.
hazırlık
yaza, bahara yine birsürü düğün var, ben sölemesem de arkadaşlarınız bir şekilde çıtlatıyordur yani, damatsanız zaten gelin büyük bir ihtimalle şimdiye kadar çoooktan çıtlatmıştır.
edward green sizin için düğün ayakkabısı yapıyor biraz yol uzak olsa da, buralarda biryerde de sade bir model yada ayağınızın rahatlığına göre yandan tokalı birşey yaptırabilirsiniz başka bir işin ehline. bence her ihtimale karşı klasik model iyidir, absürd ve futurisme çok gerek yok, halay çekerken ayağı falan vurur bir de. ayrıca düğün işini de nişan gibi evde çözücekseniz gerek yok diyorsanız ben ne diyim, gelinin annesi zaten epey birşey der.
sen bilirsin
afedersin de unused naptın sen, japonya'da bunlar tamam olabilir de, bizim buraları bozar, ben senden inan daha çok seviyorum bu leopar, zebra, panter, kedi desenlerini de, full takım olunca fazla olmuşsun, ayrıca bir gün gelicek, otobüs durağında ben de görcem böle insanlar, akbilini çıkarcak cebinden, arkada boş yer var beyler diye seslenecek.
Subscribe to:
Posts (Atom)


bize de burda düşen masanın başına geçmek ve bileği kuvvetli olanın kazanmasını dilemek.

